20 Kasım 2011 Pazar

Yedimısra

yüzümün sustuğuna bakma
çıktım kara kaplı odalardan, çıkacağım elbette

elbette haydutlar ısısızlıklara çöreklenecekler
ve elbette ülkemi soracaklar
görevleri o dur

ki, zaten nereye gitsem şiir huyluyumdur
orada ben zaten ülke olurum!

2 Kasım 2011 Çarşamba

Mülksüzlerin Çığlığı

çizgilerimiz birbirine karışına kadar
ifadesiz bir yüzle bakıyordum sana

bir gölgeye çarparken yüzüm,
yok, karşılığı yüzümün /
ki biliyorum /affet

ve bir umut işlenmiştir yüzümüze
deniz ki, tuzludur…
/damlalar şenlikli…

çoğalt diyorum: çoğalt beni, çoğalt ki yok olayım...

# 2

Büyümek durumundaki bütün çocuklar için, ayağa kalk..

26 Ekim 2011 Çarşamba

Uzak Düşenler

çeyrek adımlarla yürüyorum, hani ermiş dinginliği de yok zamanın
imzası görülmeden hangi suret, hangi şiir, hangi hüzün düşer ki payıma

bırakılmaz kahramanı bol olan toprak, bilirim
selam sana buğday, selam sana...

sözcükler denenmiştir, sevgi de

ideolojisi ölsün coğrafyanın, duysun uzağa düşenler
beklettiğimiz ateş var kazınırken yüzümüze
çoğalırken masanın etrafı, sussun biraz suskunluk

unutmadık ayrılığı, çocukla
çarpıntısı var nehrin, bilirim

sevgili ülke’m, sevgilim iyidir, başkasını sevmemektedir...
/bilirim. .

14 Ekim 2011 Cuma

Vakitsiz Yazılanlar

ne zaman karşılaşsak gözlerimizi kaçıyoruz ayaküstü
ki kaçamadığım şeyler vardır
tıpkı sevgilimin gölgesi gibi

/bu büyümüşlüğüdür sevgilimin
/kitaplarda çocuklar tarar saçlarını

bilin istedim/..
ben ki yorgun mesafelerden çıktım

telefonları, adresleri, kendileri değişenler
yastığınızın altından geçtim. .

8 Ekim 2011 Cumartesi

Küfrü Olmayan Şiir

göğü giymeyi deniyorum
üç gün önceden üzerime

şehirler ki dünden hazırdır göğüslerini göstermeye
kırmızılar kaldırılmıştır, vahşi ayak adamları karşısında

şu masumlar neyi anlatmaya çalışır
patlamış elleriyle akşam vururken karanfile

uykularından uyanacak elbet çiviler
kavgalara karışmaya gör, yüzün böyle umarsız
yok ki, geçmişi özü de olsun çivinin masumlar gibi

tanrı’yı kırdım
hayatta kalmak için karışık şiirlerle tanışırken…

5 Ekim 2011 Çarşamba

Che’ye. .

Bizlere ışık tutan eksiksiz devrimciye:

Che Guevara bütün isyanlarıyla geri geldi. .
Zaten o hiçbir yere gitmemişti ki. .

2 Ekim 2011 Pazar

Prometheus’u Sevmek

kükremesidir boşluğun kendisine bir biçim arayan
pencerelerde kapalı, olsun.
........bırak üç kere bağırsın prometheus...
........bırak iki kere essin dinamit kapsülü gibi demir kaya

sol elin yıldızlara batmış, gökyüzü tüfeğini kavramış
ve cezasını çekmemiş daha elli zorba

eski bir dostumuzsun sen, biliyoruz prometheus…
gösterişimiz olsun: bir savunma, bir özür, bir direniş.
gövdenle çalarken sen ışığı

Tanrı’nın cevabıdır
ve sorularımızı Tanrı’nın kulağına yaklaşarak fısıldadığımız gibidir
her şey “hoş geldin”, “ne zaman”, “bizi koru” -

heykelin yok, ışıkta çarpık
olsun... içeri, çıplak odaya gir

........./taşlar düşüyor, boş bir dosya

ve sen bir ateş çal
köpekler uykuya dalsın.

24 Eylül 2011 Cumartesi

15 Eylül 2011 Perşembe

Mırıldandıklarım ve Tasvir Külleri

gittim… acılarında tut bu şehri
hiçbir imge girmesin içeri
            (kuytusunda bile selamın)
ahh, düşlerinde suladığın sohbetlere say beni

unut… daha vakit var diye
yazmadığımız şiirlere say

ve son şarkılarını dinle
sığıntı sokaklarda saldırmışlığımızdaki geceyi(!)

gece ki
            (gidişin) biliyorum
uçurumlar kazıyorum gittiğin şehre
borçluyum bende bunu biliyorum

(sizde bunu bilmelisiniz)
sahipsiz aşk kırıyor adamı
bu yüzden sadece cumaları içiyorum şimdi derinliğine
sebep budur, ideolojisi olsun diye kötülere say beni...

14 Eylül 2011 Çarşamba

Giz

beni bağışlasınlar demiyorum
itiraf ediyorum görüş ayrılıklarım var
21 Nisan, İstanbul’da…

31 Ağustos 2011 Çarşamba

Meşe Ağaçları

Işıkları da seyredersin, gürültüyü susturup kuşları da dinlersin/..
Bilmiyorum Charlie Parker tutabilir mi palamutları Eric Clapton'la?
Oysa boylu boyuna düşer palamutlar dingin havada...

Horozlar bile söyler, öte ötee..
Sabahı bilmeyen meşe/yi!

Şimdi susar işte gökyüzü: yaklaşırken köpeğin havlaması...
Gündoğdu Birahanesi, Erzincan'da..

Hiçbir Şey’i Düşünmek

Rakının da tadı kaçar elbet
... ..Merhaba Che, genç kızlar!
Konuşurken, portakallar da kızarır
Diyorlar ki Tanrılar gibi bak: dinamitle çığı
Bilmem ki hangi imge merkez komitece yasaklanmıştır
Edepsiz bir isyanda

Misafirler kovulmuş, tehcircilere küfredilmiştir
Katilleri kovdum, girin içeri
Kavakyolun'da...

Kadın

bir kadın
… çıka gelir

kuşatır yalnızlığını
sevişirken delicesine

ve sen. . sarılırsın(…)

bilmem ki:
hangi uzak göklerde kurban edilirim,
hangi gece kabul eder beni?

sen bardağına son kadehi doldururken bağır,
çığlık atmamak için
kendimle bakışırken

perdeyi çek, mum kalsın…

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Afrika Üzerine Şiirler

olmayan bir şeyim
devrildiğim klise çanları, haberleri yok
tik tak çalınan inatları kemiriyorum

... ...sana söylüyorum: kimin sevgilisisin?
... ...kimdensin?

bu yüzden diyorum, bildiğim en çirkef örgüttür oligarşi!
bizleri suça ve terörist bir kıza hayran bıraktıran. .
bu yüzden her adresi verebilirim bulmaları için beni...
yeter ki emin olayım
çünkü sonrası olmayacak!

işte bu yüzden diyorum:
kopkoyu bir şehirdir çocukların koşuşturduğu. .

Bob Marley ve çiçekler söylenmeyecek şeyler söylüyor Afrika'ya özgü
hareketli bir akşamüstü. .
sandalyelere yaslanmış siyahi adamlar...

sevgilim konuşuyor: bütün kızıl renkler benim
kimseye söyleme diyor, çıngıraklı bir şarkı çal!
kıvrandığım acının ana gövdesi Marks’ta saklı

... ...biliyorum!
... ...geceyle konuştuğum tüm şeyler haneme yazılıyor

Türkiye Mektupları

Başkasının yazdığı kitaplarda kendince kaç kere kaybolur insan,
Satırları anlatılırken akşamüstü yerlere düşen suların…

Ey kavga: ergenlik sığınağım. .
Hatırlıyor musun,
Kaç kez yağmaladık seninle kitapları?
Parçalamadık mı elerimizi, bir göğün kaderini değiştirmek için,

Durumu ağır, kirletilmiş sınırları var
Duvarları devlet-î alliyenin
Dadanmıştır çocukların boğazlarına

Heyt ulan yedi düvelin kapı kulları:
Sizinle devşirme bir uykuya dalan
Puşt boyunlu zengin takımı
Kızıla boyayacağız devlet-i alliyenizi!

Şiir bu...
Şiir bitti mi, duvarlarda yanar ağlamaklı!

24 Ağustos 2011 Çarşamba

Sayıklamalar

gökyüzüne odaklanıyor imgeler(...)
ve bir şiir düşüyor ceplerinden dünyanın

sonra:
fesleğen çiçekleri de cam kenarlarına düşkün o saatte
derler ki, susuz bir tavşan dolanır yağmur akşamları

bu akşamda bulutlar delirmiş gibi sanki
bir gelip – bir gidiyorlar
hiçbir şeyi bitirmeden gidiyorlar
incinmişler mi ne?

bir sayıklama
yok, birçokları kahraman oldu o sıra susuz tavşan karşısında

mesala;
sakallarımı sürerken karanlığın bağrına
bulutları kıvırcık bir akşamın ten rengine
binlerce yıldız belirse/. .

Tanrı bile bilmese sayılarını
sevildikçe güzelleşen
öptükçe çoğalan
-beni öpüyorsunuz-
sabahları erken oluyor...

Çoğul

kalabalıklar arasında hep bir eksik
hep yalnız
hep kalabalık

yanıldım diyorum,
girdiğimiz hiçbir derse yağmadı yağmur

buda bizim eksikliğimiz

Venceremos!



Şairler ve filozoflar O'na coşkulu methiyeler düzdüler, müzisyenler O’na adanmış besteler yaptılar ve ressamlar O’nu kahramanca pozda sayısız kes resim ettiler. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da kendi toplumlarını “devrimcileştirmek” isteyen Marksist gerillalar, savaşa girdiklerinde O’nun bayrağını yükseltmeye çalıştılar. Che öldürülmüş (katledilmiş) olabilir, ancak ruhu yaşamaya devam ediyor! Che aynı anda her yerde ve hiçbir yerde! Hepimizin gözlerinde, hepimizin yüreğinde ve yüzlerinde bir Che var, “Hasta la victoria, siempre!” diyen…

Su Üşür

su uçtu,
ağa takılmış bir köyde
sokaklarda yanar diyordum ki,
duvarları yıktı sular

ki balıklar ağlar mı dedi(?) küçük kız.
ağlar her denizden çıktığında.

denizler ki balıkların gözyaşlarından oluşur.
su üşür!

Rüzgâr’

şimdi aynı ‘ay’ın önündeyiz
ağlamaklı yıllarım geride kaldı diyorsun
falcıların dedikodularına inat

yağmur ya da ismini taşıyan ‘rüzgâr’ olsun
içimdeki kavga
en doğal haliyle başlasın
yürüyüşün

ve mucizelerle yıkasın periler yüzünü
annen sarmalasın yüreğini
belleğindeki resim süslesin rüyalarımızı

ey gülüş
eksik olma oğlumun yüreğinden

ey umut
hiçbir silgi silmesin seni

şimdi başlasın rüzgâr
şimdi başlasın kitaplarla yürüyüşümüz

Yığınak

ben ki yüzyıllık bir hüznü ve gölgesiyim yeraltının
acılarından ders çıkarmak isteyen
ve kederlerine gömülü olanları kurtarma derdine düşenlerden

ben ki savaşıyım yirmi birinci yüzyılın küçük bir kasabasında
.
evinden işine, işinden meyhaneye. .
ellerinde birkaç birayla maviye yığınak yapan. .

Hoş geldin. .

Ey en güzel görüntülü umut çiçeklerine benzeyecek olan / Kavgam, direncim, yüreğim, umudum / Rüzgâr’ım! / (...) Ve sonsuzluğum / Hoş geldin, ilk aydınlık senin olsun!

Pencere

Kalkıyorum!
.
Eşikte güneşin sarı penceresinden içeri girerek
Ellerin sarı bir güneş gibi bakışlarla okşuyor tarlaların üzerinde ki buğdayları

Sonra sen!

Uzaya uzaya gün batımı akşamında
Titreye titreye gidiyorsun

“Seni seviyorum” diyen hüzünlü bir sese karışırsın geceyle
Başkalarının taptığı bir aşk hikâyesi: haykırırsın! Haykırırsınnn!

Biliyorum!

Kimse kimsenin içinde ezilmek istemiyor
Aşkını denetlerken bir bilinmezlik
Köklerini, köklerini anla
Yalnızca aşkla dönersin eve…

Mayıs Kurgusu

Güneş vuruyor yine
Ve biz umutlarımızı her zamanki gibi taze tutuyoruz

Karanfiller bellenmiş
Genç ve solcuların omuzlarında

Rüzgâr okşuyor yanaklarımızı
Bir iki cümle “Yaşasın!”

Yaşasın zapt edenler. .

Baksana diyorum
Gümüş vurmuş alnına

Öylesine güzel kesmiş el yapımı bayrağı
Öylesine çileyle ve yüksekte

Sembolize edilmiş bir şekilde seviyorum işte
/Seni.....

Birinci Tablet

simsiyah geceler giyinmiş kuşlar
gerdeğe girmeye hazır ve gebe
ki; baştan aşağı sancağını kuşanmış ilk fırtına
say ki; rüzgâr!’

her gülüş bir kaygı / her gülüş bir hayatı okşar
kapı eşiklerinde

bir köprü kadar sessizim
bir köprü kadar yoğun ve konuşkan yalnızlığım
diyorum yelkenleri de uçurur rüzgâr

ve ezberlediğin tüm yolları unutturur sana
bir şiir!

bir şiir böldü uykusuzluğumu
ve bir şiir memesiyle bir şehri emzirdi işte

sevgilim!’

sessiz sedasız bir şiir yazıyor gece
hem de bu gece
inanılmaz sarsıyor merhamet duygularımı

sevgilim diyor/

en güzel yerinden vuruyorum bütün merhametsizlikleri
ve bütün merhametleri oluyorum hayatın

ah kavmim
küçük bir karınca duası oluyor sokak başı
her dilenci

ki, bütün dilenciler titrek ve aşkı için yas tutuyor
bu gecede

sevgilim!’

sancağı diken ele iyi baksın mazlum
tarihin kıyısında melunun can kapısından girerken
avucu toprağa saçılan. .

Yeraltında neler oluyor?

— çok geliyorlar ve loş bırakıyorlar geceleri,
........................az sonra bir olanaktır diyor ve gidiyor işte.
— çok ağlamamızı istiyorlar,
........................çok ağlarsak o kadar çok saldıracaklar üstümüze…
— çok ağlama olanağımız yok, çook beklersin ey böcek…
.....................................................yer yer yağmurum…
...............................................................yer yer yeraltı!

Öteki Pencere

sonbahar akşamı kıvrılırken
hüzünlü keman sesleriyle birlikte
iflah olmaz devrimci gülüşünle
kıvrıl şimdi yıkılmış olanın yanı
sessizliklerden fısıltılar çıkartan
ve kahkahalara gömülen coşkular

 - biliyorum…

… … … sokak aralarında
… … … iktidarlara karşı
… … … jelâtinlerden mermi yapmayı
… … … öğütlüyor ağabeylerimiz

şaşkın ve yorgun kelebeklerin dudaklarına dokunurken
sonbahar akşamı ve yalnızlıklar
ve pencerelerin önünde ki birer çift kırmızı çoraplar
az ileride tüfek sesleri… dan… dan
en güzel renklerle boyarken kelimeleri
mor çoraplı kızların elleri kalkınca dirsekten yukarı

sen siyah giyin…
siyah giyin ve yeniden çarşıya çık
kapıları açılıp – kapanırken devrimin
söyle. . nasıl yenilirizzz düelloda(?)


21 Ağustos 2011 Pazar

Yine

sesini kimselerin bilmediği bir yerlere gidiyordun,
sazları paslandırırken suskunluğun
tüm Türkiye topraklarında taş bulamayınca
limon fırlatıyor küllere çocuklar. .

biliyorum yine mi diyeceksin!
evet, yine!

ne diyordu şair:
kedileri sula, çiçeklere iyi bak!

Rüzgâr

yüzümü hazirana döneceğim
kötülüklerden uzak ve meydan saatlerine odaklanmış bir yerde
tutanaklara geçireceğim duvar diplerinde
rüzgâr karışacak çığlıklarıma
öyle bir gölge bırakacağım ki kökleri çok derinlerde
şimdi güçlü dağları görmenin zamanı
soyarken kendi yansımasını yıldızlar

ey en güzel görüntülü çiçeklere benzeyecek olan
sonsuzum, ilk aydınlık senin olsun!

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Hesaplaşma

bölüp bir geceyi yola koyuluyorum
tik tak sesleri arasında sıkışırken devrik imgelerin sevgi sözcükleri

ah! kalsam eski bir şiir içerisinde
giyinip çıkarırken saydam yüzlerini dünyanın çocukları
şimdi kalsın işte tüm sözcüklerin

belki de bu yüzden hep sol yanımdaki kavgayı büyütüyor
sağ taraftaki asitten bir bayrak bakarken sabaha
ve kendi cesedini fırlatırken sağ tarafta ki hilebaz gülümseme

geride bi’şey yok, sadece kendimden götürüyorum geceyi
ve/. . bölüp bir geceyi tekrar koyuluyorum yola

fazla uzağa gidemem
/. . sadece ağlaması kendinden yoksun
bir geceyi taşıyorum dua kitaplarının yanında

Roştiam

Ah umudum…
Ah sevincim…

Ve sevgili/m..
Saçlarının kokusu emzirirdi sevgimi..

Ah sesin!

Sevgilim
Sesinden öpüyorum. /…

Çivi Delikleri

I.
elleri hünerli bir ton insan seli
kızıl bir ülkeyi harlıyor sonbahar akşamı
saat kulesi, su damacanası
yalnızlığın bulut resimleri

—karşıda ki eli silahlı er

kardeş bileceği yalnızlıktan yoksun
tutuyor silahını
yağmurlu bir akşam
elinde sigara tutan işçi tulumlu kardeşine
çevirince namlusunu çivi deliklerinden

Kürtçedir diyorum düşüncelerim
bazen de sevdiğim kadın gibidir: Türkçe

II.
her adımım bir hüzün
her adımımda masalımsı bir ıslık: çocukluğum

III.
yorgunlukla dolu sadece çocukluğum
her gece siyah poşetlerle taşıdığım birkaç bira rengi

ve kendimden her gidişimde
—çekmecelerden ellerime biraz daha inat sıkıştırıyor yüreğim

Mesela

Sen bir vapura bin mesela, senle birlikte…
Martıları izlerken sabırla bekle sonra gelişi mi
.
Yolculuklara çıkalım sonra seninle…
Bütün yolculuklar adına uzun sürsün yürüyüşümüz,
Karanlık bir akşamda karanlık seni öpmeye çalışırken!
Yeniden başlasın yürüyüşümüz!
Celile Hikmet imzalı Nâzım Hikmet tablosu...
İstanbul’dayken sevgili eşim flört dönemimizde “Annesi Celile hanımın yapmış olduğu Nâzım Hikmet portresi”ni Cumhuriyet Gazetesi’nin arşiv bölümünde çalışan ablasından alıp getirmişti, üzerinde “Sen esirliğim ve hürriyetimsin” yazan küçükte bir Nâzım şiiri iliştirilmiş resmin yanına. İşte nasıl olduysa kitaplığımdan bugün elime Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “Bütün Şiirleri” adlı Özgür Yayınları’ndan 10. Basım olan kitabını aldım şuan dizlerimin üzerinde tutuyorum(…) Şimdi diyeceksiniz ki Ümit Yaşar’la ne ilgisi var, (…) Şöyle ki, nedeni bilinmez ama evimdeki Nâzım resmini oldum olası çok severim, Ümit Yaşar kitabının ön sözünde belirtince aklıma geldi. “Ben bu resmi niye bu kadar çok tutuyorum ve/ya da seviyorum” derken Ümit Yaşar ustanın “… Evlerinde Faruk Nafiz Çamlıbel’in bir dergiden kesilip çerçevelenmiş bir fotoğrafı varmış duvarlarında, babası da çoğu kez ‘evimizin ikinci adamı’ diye söz edermiş(…) deyince bende cümleyi buldum…

Bundan sonra kabulümdür, evime her gelene Nâzım’ı neden ve ne’için sevdiğimi uzun uzun anlatmayacağım, bende tıpkı Ümit Yaşar’ın babasının Faruk Nafiz Çamlıbel için kullandığı cümleyi kullanacağım: “Nâzım, evimizin ikinci adamıdır!” Hakikaten de öyledir, “İyi ki”nin en çok yakıştığı insan, iyi ki doğdun Nâzım…

Kitaplar Üzerine

En iri yıldızlı yağmurlar arasında
Çizmeye başlıyorum umutla karalamaya toplanan sofralarda ismini

Büyük çizgilerle tanıyorum adını
Angarya günleri – ’009 yılları: yarı günündeyiz yılın
Bir sincap ürkekliğiyle telaşlanıyorum

Başımı kaldırmışım: hüzünlüyüm
Bütün geceyi saklıyorum içimde
Sadece o gece söyleniyorum birkaç sözcükle
Sadece o gün ve yanıtsız sözcüklerle geçer günleri hayatımın
Tanrı’nın duasını okurken yanı başında ki sokak taşları

Bütün sevinçleriyle geçiyor bak; sezilmez artık gerisi
Bütün tıkırtılarıyla vurur akşam
Unut artık hoşçakal de yitirdiğimiz kentlere

Dikkat et, dikkat, çünkü her sabah 8’de götürülüyorum
Bütün kederlerimle birlikte yitirilen kentlerine

Yüreğimden geçiyorsun ey sevgili. .
Gürültüsüz bir şekilde.

Aforizmalar

"Sokaklar akşamları, sessiz! Ki Tibet'teyim bu akşam üstüme yürüyor bütün sokaklar, bütün tepkiler yanlış.. Yanlış sokak adımları, yanlış yörüngeler. Üstüme yürüyor sokaklar, kediler bile." 

19 Ağustos 2011 Cuma

Zamansız

teninin beyaz yanına ilişiyor kokum
ve göğsünde yükselirken şiirleri yeryüzünün
saatlerdir sana yağıyor kalbim.

Nâzım Hikmet, dünya proletaryasının vatandaşıdır. .


Yosun Akşamı

acemi bir şiir
yapraklar dökülüyor
tüm çınar ağaçlarının

/mevsim güz
"sabah yoksulu yüzüm" *yazamaz seni
mısraları küskündür çünkü kendine

belki bu yüzden aynı saatlerde
hüznünü biriktiriyor bütün sessizlikler
ve melodiler duraklaya duraklaya eşlik ediyor papatyalara

/ve sonrası
duvarlar ağır
bütün yüklemler öznelere sığdırılıyor
... gece!
/vakit erişti
kirecin alev aldığı şehirlere inciniyor düşlerim

dişlerimin arasında ki yosun
kuzgunlar her uçuştuğunda
nehirler bocalıyor dişlerimin arasın(d)a
* "metin kaygalak, nâr defterleri, avesta yayınları."

Sunu

bir sokak biliyorum
her sabah taranır
bir sokak her sabah siyah olur

düşük ağırlıklı bir savaş
seyreltilmiş uranyum kokuları
boğazda pusuya yatmış zırhlı askerleri
Amerikalılarının.

öfke kesilir işte o sıra tüm grev alanları
kürsülerden okunur ayaklanma bildirileri

sokağa yürü
kürsüye çık
öfkeli
hüzünlü
hırçın

örselerken şafak sokakları

sevgilim
siyah giyin
ve çığlığını bile
mezopotamyalı bir kadınla.

Pencereye Düşenler

kalbim tik tak
tak. . tik. . ta. . k. .
……..tik. . tak. . işte. .

sere serpe uzanmış bir fahişe
düş mü gerçek mi suskunluklar
hep çok / hem az bu yüzden ‘nasıllar’

derinlikleri duvarların ‘sessizlik’
nikâhlı gibi bi’şey seninle
nasıl başlayacaksın bilmiyorsun işte

alışa gelmiş pencereleri var insanların
alışa gelmiş de yönleri adımların

insan. .
……..dili uzun!

ve dedikodular insanın
hem çok / hem derin
hep yıkıntılı ilk söylentileri
……..şafak mı söker o sokakta?

kâğıttan kuleleri pillerin
granite dönüşüyor pencerelerin

Sevmek Seni

bir öyküdür içimizde hatırını unuttuğumuz köşe başları
gider bir tarihe kötürüm esir olursun

oysa her sokak gönüllüdür seninle illegal yaşamaya
sırlarını vermez gider direnmenin
arzusuyla ayrılığa bulaşır

gözlerinin rengine uymaz çünkü hiçbir sokak
güneşsiz bir gölgeyi kabul etmediği gibi aynı ateşin yanıklığı
bin yıllık bir tarih hem abdal hem kehribar
hem eşit hem eşitsiz ve meçhul

mendilin taze iplik kokusu
merdivenin hazır basamağı
daha öznesidir selamın her insan

sensiz bir çivinin pası
sensiz bir aynanın gümüş pırıltısı

düşlerimde serinliğini suladığım sabah gibi yanarak,
…................................................................ sevmek seni.

Y ü z ü n D o l u d i z g i n B i r Ü l k e(!)

acı çekiyor suskunluğum
ve tükeniyor her sokak adımlarımda
sokaklar ki ilk ayaklanmalarıydı aşklarımızın

konuşur gibi yapıyordum bu yüzden eski dünyayla
ve sevmek gibi geliyordu her şey bana

kim bilir belki de bu yüzden
çok bildik hüzünler taşıyorum yörüngelerinde dünyanın

bilmiyorsun bu yüzden
kaç bin yüzyıldır sesim geziniyor kâinatta
kaç bin yüzyıldır kendimden her gittiğimde
sen oluyorum. .

yüzün. . (!)

ki dünyanın en güzel kadınsı kehaneti
yüzün doludizgin gezindiğim isimsiz ülkeler

……..kardelenim sevgilim
……..aşkla inanıyor kalbim sana!

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Başlıksız Şiir

bilirim marifet ister şiir
koşar adım çığlıklar arasında

seninle birlikte dövüşür
seninle birlikte alnını ufka dayar
seninle birlikte sevişir

yolları deftere yazmayı bırak
nasıl kurtulur insanlık
nasıl kurtulur yol üstünde ki börtü böcek?

bir çığlığın patlama sessizliği
her yanı şiir

kaç yüzyıl geçti bilmiyorum
kaç insan, kaç börtü böcek
kaç yeni yetme!

dünya bu piçlere kalmasın diye
kaç dize patlattı karanlığında çocuklar

göğün tükendiği
yerin yeniden başladığı yer
……………………….senin adın!

Devrimci kültür - sanat mücadelesi ya da sanat içinde sanatçının devrimci tavrı!

“Şiir adına oluşturmuş olduğum ve (amatör olarak da) kişisel şiirlerimin yer almış aldığı bu blog, Yeraltından Şiirler adıyla şiirlerimi paylaştığım bir alan... Burayı oluşturulurken elbette politik yazıların yer alacağı bir paylaşım sitesi olmayacaktı. Bundan sonra olmayacakta!

Zaten çıkış noktamda bu değil, kaldı ki deyim yerindeyse
burada önemsediğim konular hakkında görüş bildire biliyorum. Fakat ne var ki, sanat ve sanatçının tavrı ne olmalıdır daha doğrusu sanat üzerine bir şeyler yazmamanın büyük bir eksikliğini düşünerek “Sanat içinde sanatçının bir tavrı” olmalı mıdır yoksa olmamalı mıdır üzerine düşünürken biraz "Sanat" ve biraz da "Sanatçının tavrı üzerine" bir şeyler yazmamamın eksikliğini gördüm. Bu yüzden. . .”


Edebiyattan güzel sanatlara çeşitli dallara ayrılan kültür - sanat alanı gibi önemli bir alanın burjuvazinin denetiminde işçi ve emekçilere karşı nasıl bir silah olarak kullanıldığı, yoz kültürün toplumda nasıl bir çürümeye yol açtığı ortadadır. Emperyalist - kapitalist sömürü düzeninin çok boyutlu kültürel saldırısına karşı çok yönlü mücadele büyük bir ihtiyaçtır. İşin teorik - düşünsel, politik ve gündelik pratik mücadele açısından ve buna paralel olarak düşen görevler konusunda önemle durmak gerektiği vurgusunu yapmak bu açıdan ön planda tutulmalıdır. Bu açıdan bütün bunlar olumludur. Kaldı ki, bu mücadele bugünden yürütülen bilinçli çabalarla “Yeni bir dünya, yeni bir kültür” iddiasının somutlanmasına da yardımcı olmak adına bizlere görevlerimizi hatırlamaktadır.

Bundan dolayıdır ki sanat alanında sanatçının tavrını ele almak, bununla birlikte sanat içinde sanatçının misyonunu – biçimlenişini – yol göstermesini ve tutunduğu ve de takındığı bu yolu anlatmak en doğrusudur. Bu yüzden sanat ve siyaset ayrı – ayrı değil aksine birlikte anılmalıdır. Çünkü günlük hayatımızda karşımızdakine “Günaydın” dememiz bile bir siyasettir.

Peki, gerçek anlamda sanatçının tavrı burada ne olmalıdır? .

Zira beğenmemekle birlikte biliriz ki Necip Fazıl Kısakürek şiiri de tıpkı Nazım Hikmet şiiri gibi karşısına birçok şeyi alır. Katılırsınız – katılmazsınız ama bu böyledir. Kendi içinde bir duruş ve tavrı sergiler. Dolayısıyla bu yüzden, önce sanatçı ve şairlerin tavrından başlamak istiyorum. Çünkü sanatçının tavrı (tiyatro – şiir – heykeltıraş – ressam – sinema – ses sanatçısı vb. gibi sanat dalları) ister istemez sokağa yansıyacaktır. Ve sokakta ki birey ister istemez bir sorgulamaya bir bilince varacaktır. Bu siyaset içinde geçerlidir. Orada da bir tavır ve duruşu sergiler.

Evet, sanatçının bugün için gelinen aşamada özelde de aydınları da elle aldığımızda Mao’nun tabiriyle “Aydın aptalı” sözcüğünden hareketle gerçek anlamda aydınlar mıdır, yoksa aptallar mıdır sorusu burada manidardır?

Aydın tipi değişmiş durumda ama şimdilik herkesin bildiği başka bir durumdan söz etmek istiyorum. Yani, vurgu yapmak istediğim “Sanat ve Sanatçı”nın, günümüzde insanın kendine yabancılaştığı, hayal gücünü ve usunu yitirdiği bir sistemin ideolojik - kültürel kuşatması altında olmasıdır.

Yani bilmem hangi sergiye resim, bilmem hangi köşeye patronun istediği içerikli bir metin, bilmem hangi albüme “Bu yıl çok tutacak, herkesi kıpır kıpır oynatacak” bir şarkı, bilmem hangi güne, yayıneviyle anlaşmanız öyle icap ettiği için konusu, içeriği, hatta belki adı ve sayfa sayısı bile önceden belirlenmiş bir kitap yetiştirmek zorundasınız artık.

İşte bütün bunların hepsi bize piyasa hareketlerine bırakılmış, serbest kura endekslenmiş “Özgür” bir sanat üretimi izlenimi bırakmaktadır!

Tekeller tarafından belirlenen bir kültür - siyaset ortamının içeriksiz, tüketilebilirliğiyle ölçülen ürünleriyle kuşatılmış durumundayız. Aksi umulabilir mi?

Uslu durursanız ve işinizi de yaparsanız telifinizi de alacaksınız!

Ses etmeyin!

Eh, daha ne olsun!

Oysa sanatın bu kölelikten kurtarılıp yeniden özgür evrenine yerleştirilmesi ise ciddi bir mücadeleyi gerektiriyor. Bugün özelikle yazın alanındaki ürünlerin içeriğini mistik ve dinsel öğelerin, kadercilik, bireycilik, tarihin, usun, öznenin ve sözün yitimi, umutsuzluk, yalnızlık, anlamsızlık gibi kavramlarının oluşturulması ile mücadelenin gerekliliğini boşa çıkarmak arasında bir ilişki olsa gerek diye düşünüyorum.

Kapitalizm, sanatsal üretimin değerini sadece ekonomik olarak ölçmekte ve onu bu üretimi gerçekleştirenle birlikte, piyasanın acımasız ellerine bırakmakta. Tek-tipleşmiş, sadece nesne olarak, alınıp - satılabilirliğiyle anlam kazanabilen ve bu haliyle hareketsiz, umarsız, direnmeyen bir sanat ve sanatçı tipolojisidir bugün dayatılan.

Yani emeğine, yaşantısına, insan ilişkilerine kadar yabancılaşmış bireyin sanatsal yaratımı da ve yabancılaşması kaçınılmazdır. Hemen indirgemeci formüller ürettiğimi ve sanatın ideolojiler ve siyasetle ne ilgisi var diyerek sessiz sorular sorabilirsiniz?

Hatta “Zaman değişti, ideolojiler öldü”, siyaset de bitti diyebilirsiniz. Tarihin öznesi gitti, gerçeklik yitti, tüm dertler bitti diyerek bunları dillendirmenin anlamsız olduğunu söyleyebilirsiniz.

“Halen neyi dert ediyoruz ki” de diyebilirsiniz!

En çok satan ve talep edilen satılıyorsa, alan memnun, satan memnunsa bundan iyi “Demokrasi” mi olur da diyebilirsiniz?

Siyaset karıştırdığımı düşünebilir okuyucu “Nasılda ideolojik yaklaşmış (her şeye diyebilir.)" Ama biliniyor ki, insanın hem bir toplumda hem de ondan bağımsız olma olanağı yoktur. Her sınıfın kendi yansıması yok mudur?

Yani toplumda egemen üretim ilişkileri, o toplumun egemen düşüncesini de oluşturmaz mı?

Özetle sanat felsefesi ve pratiği de bu bağlamda içinde doğduğu toplumda egemen üretim ilişkilerinin belirlenmesindeki ideolojik katmanların dışında değildir. Öyleyse sanatçı ve şair, dün nasılsa bugün de üretimini beslendiği, sömüren ve sömürülen sınıflardan oluşan bir zeminde gerçekleştirir. Varlığı itibariyle ideolojik ve siyasal bir zemin olduğu, sanatçının üretiminin de bu dolayımla ideolojik ve siyasal bir tavrın yansıması olduğunu söylemek gerekiyor. Ve ideolojiler bitti denen bir çağda ideolojilerin bittiğini söylen biri, bir hınzırlıkla gidip bitti dediği o ideolojilere sıkıca sarılır ki, bu da günümüz 21. yüzyılını ve sistemlerin çıkmazlığını göstermektedir.

Öyle ki emperyalizm, son çeyrek yüzyıldır bu kurguyu bozmak için uğraşıyor. 1990’larla birlikte ideolojilerin öldüğü tezine dayanarak mücadelenin anlamsızlığını, öznenin ve iradenin hiçliğini, tarihin kendiliğinde bir biçimde aktığını ve değiştirilemeyeceğini vurgulayan, insanı ve aklı hiçe sayan, umutsuzluğu, bireyciliği dayatan yeni bir kültürü, yeni bir ideoloji yaratılmış durumda. Buna göre, siyasal, sınıfsal mücadeleler ölmüştür.

Peki, kapitalizmin ve emperyalizmin öldü dediği ama kendi mücadele yürüttüğü bu gereksiz belirleme de neyin nesi?

Biliniyor ki, sanatçı ya üretimiyle birlikte siyasallaşacak ve içinde olduğu - yaşadığı sömürü sistemine tepkisini ortaya koyacak ya da yine siyasallaşacak ve “Sanat ve siyaset ayrı şeylerdir” diyerek “İdeolojisiz ideoloji”nin savunucu durumuna düşecektir. Ki, sessiz kalmanın ya da mücadeleyi tamamen dışlamanın kendisi de bir ideolojik ve siyasal bir tavırdır, ancak bir sanatçı tavrı değildir. Sanatçı sermayenin ideolojisine, düzenine karşı emekten yana taraf olandır.
.
Ve taraf olmanın kendisi, başlı başına bir ideolojik ve siyasi duruşu gerektirir.

Dünya devrimleri de, tarihin içinde bulduklarıyla “Devrim” olmuştur. Tıpkı bir sanatçı gibi, sanatçı da, tarihin içinde bulduklarıyla sanatçı olur. Yaşadığımız anın bir an öncesi tarihtir. Bu yüzden arkada bırakmak üzere olduğumuz şu an dışındaki her şey tarihtir.

Ve uygarlık demek, 16. yüzyıla kadar imparatorluk demektir... Uygarlığa geçişin devlet kuruculuğuyla olduğunu derinliğine anlamış birkaç düşünür ancak bir elin beş parmağını geçmez. Roma’nın köleci imparatorluğu, hepimize göre uygarlıktır. Mısır da öyle... Atina’nın köleci site devleti, hayran olduğumuz bir uygarlıktır. Başka kavimlerin köleci uygarlıklarına bayılırız; yanlış değil; ama tarihimize geldiğimiz zaman, bilinçler tepetakla olur; tarihe baş aşağı bakarız.
.
“Tarihsel materyalist” duruş ve derinliği uygarlık tarihini dünya imparatorluklar tarihi içindeki konumuna yerleştirme, ayakları üzerine dikme girişimi hep sekteye uğramıştır... Emperyalizmin az gelişmiş ülke aydınları içine ittiği millî batağına düşmemek için vatanına ve halkına bağlı kalmak onu gerçekle birleştirmek gerekir...

Bu açıdan bu ufkun genişliğini belirleyen, ne milliyetçiliktir ne de dini motiflere büründürülmüş siyasi anlayıştır, bu olsa olsa enternasyonalizmdir. Sağlam vatanseverlik duygusundan enternasyonalizme açılma vardır...

Bundan dolayı bir enternasyonalistin yolu vatandan geçmez, o vatanın içindedir zaten. Zira enternasyonalizme açılan bir başka liman da yoktur.

Yine “Siyaset sanatsal üretimi olumsuz yönde etkiler, geriletir, kuraklaştırır, tek-düzeleştirir” diyerek sanatçıyı siyasetten uzak tutma işinde son kurşunlarını atan safdillere ise “Beslenme kaynaklarını derine, daha derine, en derine” uzatan Gorki’yi, Ehrenburg’u, Neruda’yı, Aragon’u, Lorca’yı, Brecht’i, Hasan Hüseyin Korkmazgil’i, Enver Gökçe’yi, Ece Ayhan’ı, Edip Cansever’i, Can Yücel’i, Cemal Süreyya’yı, Nazım Hikmet’i, Ahmet Arif’i, Sabahattin Ali’yi, Orhan Kemal’i, Aziz Nesin’i, Ruhi Su’yu, Yılmaz Güney’i, Atilla İlhan’ı, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, Kemal Özer'i ve daha nice yazar ve sanatçımızı da anımsatarak, sanatsal üretimin kendisi başlı başına siyasal bir tavra dayanır diyerek: günümüz ve güncelliğini koruyan şairlerden Ahmet Telli’yi, Nevzat Çelik’i, Yılmaz Odabaşı’nı, Bayram Balcı’yı, Selami Karabulut gibi sanatçıların oluşu da kuşkusuz göz ardı da edilmeden has bir tutum ve tavrı sergileyen sanatçılarla birlikte ismini anamadığım ama birçok yeni şair ve sanatçı adayıyla birlikte, kabul etmekle karşı çıkmak arasındaki seçimde, her toplumda olduğu gibi, her toplum ne yapacaksa, ancak ve ancak tarihin içinde bulduklarıyla yaptığına inan biri olarak “Enternasyonalizm”den yana olacağım.

Yüzde yüz bağımsız ve yüz de yüz işçi sınıfı ve emekçi halklardan yana sanat anlayışı şiarıyla hayatta gerçek yerini buldukça, kolektif aklın ve bilincin aydınlığı yolumuzu daha da aydınlatacak, mücadele ateşimizi yanlış kanallara akıtmamızı engelleyecektir. Dolayısıyla devrimci kültür - sanat mücadelemizde şimdiye kadar biriktirdirdiğimiz olumlu örnekleri ileriye taşımalı, geliştirmeli ve bugüne dek yapılamayanları yapma gücünü de buradan almalıyız diyerek..

“Şiirler halkların anadilidir” diyorum!
Not: Bu makale daha önce “Sanat içinde sanatçının ve şiirin tavrı” başlığıyla yayımlanmış olup, genişletilmiş olarak tekrar yayımlanmıştır..

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Salı Üzeri

"...rakısız ahâlileriyle ahâlimizden meşrutiyetlerle geçti bir kışla / ve neler oldu, hani bilmiyorum da / bir de nigar? / tuğrası kazınmış eski türkçeyle / ve üstüne üstlük de salı günü gelmemiş salılar / şimdi tramvay işçileri sadece grevde... / bir de bizim şiirler!"

9 Temmuz 2011 Cumartesi

Kibrit Çöpleri

son kibrit çöpü
ve son çiçekleri sonsuzluğun

-papatyalar-nilüferler-karanfiller-

ve sevdiğin şu tüm çiçekler üzerine
satır satır kibrit çöpüyle yazılan şu son pankartlar
her harfini bir kibrit çöpüyle oluşturuyor ellerim

çay kaşıklarının mahpushanede delici bir alet olarak
suç aleti sayılması gibi
düzene aykırı
suçlar biriktiriyorum
aynalarda

son gülüşüm
son nefesim
son çığlığım
gözlerine uzanıyor

ve ben. .

en son yıldızlara el sallıyordum penceremden
son dokunuşlarımı düşünüyorum teninde
ellerim gezinirken sessiz ve sakin göğsünde

aceleye geldi biliyorum
zaten yağmurda yağıyor
ve hiç durmuyor doğa
sarsmakta her gün tohumları

biliyorsun
her muhalif duruşum senin için
hep gözlerine baktığımda
bizim için bir şeyler istiyorum

ve illaki her dizem molotof kokteyli olmak zorunda
her kalem tutuşum benzin kokusu

ve… biliyorum

garip bir çocuk doğuracak her gün dünya
ve zorbalar geçecek her gün beyinlerimizden
her gün imzasız bildiriler bırakılacak
muhalifi olduğumuz iktidarların kapılarına

bir budala gibi geçecekler
korkak – şımarık – zorba

ve ben. .

cami avlusuna bıraktım korkularımı
ve bir kibrit çöpüyle başladım ilk kavgaya.

21 Haziran 2011 Salı

Çarpışma


güzel şeyler düşlüyordum
şehvetle okşuyordum sevgilimin saçlarını
bütün yalnızlıklarıma methiyeler diziyordum

sevgilim taze bir nilüfer çiçeği kokusu burnumda
garip bir çocuğun delirme saatleri

o sıra vuruluyor
kurşunlar vuruyor saatleri
zamanların parçalanma anı

göğsümde geceleri ansızın kendini seven bir sanrı
canım yanıyor, traji komik bir tarihin sarmacında

sevgilim. ./

organları parçalanmış bütün tarihler ağlıyor
ağlıyor kirli gözyaşları arasında
hepsi içine kapalı
ellerimiz çırılçıplak

düzensiz patlamalar yaşanıyor kalbimde
sevgilimin alnını dehşetle öpüyorum
kavgaya karışan ellerimi çığlık çığlığa okşuyorsun sende

garip bir ihtiyar kadına öykünüyorum
ellerim okşanırken
ellerimiz çarpışıyor

deliler gibi sevme saatlerindeyim
sulara karışıyor bütünlerim

pırıl – pırıl bir rüzgar
pırıl – pırıl incinen ılık bir zamanın
içine kapalı egemen sanrılar

yaralı omzuma değiyor düzensiz sevmelerin

sevgilim. ./
kirpikleri ilk şiirlerimin
düzensiz patlıyorum
düzenekleri yok şiirlerin

son ayaktakımı süvarileriyiz seninle biz. ./
cumhuriyetimin kadını ayağa kalk!

bir delinin çığlık sanrılarını el yazısıyla taşlıyorlar
onlar taşlarken bizleri

sevgilimin saçlarını
tekrardan okşamayı düşünüyorum bende

dehşetli çığlıklarıma konuveriyor sevgilimin çığlıkları
sesi sevgilimin taştan taşa vuruyor çığlıklarını ülkenin!