22 Nisan 2011 Cuma

Yaşasın 1 Mayıs! Yaşasın proletaryanın burjuvaya karşı savaşı!

Hepimize bir kere daha;
Adnan Yücel’in, “Bitmedi daha sürüyor o kavga / Ve sürecek / Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”

Atilla İlhan’ın, “O sözler ki kalbimizin üstünde / Dolu tabanca gibi / Ölüp ölesiye taşırız / O sözler ki, bir kere çıkmıştır ağzımızdan / Uğrunda asılırız…”

Ahmed Arif’in, “Umut, saklımızda ölümsüz bayrak / Kırmızı kırmızı / Dalga dalgadır…”

Enver Gökçe’nin, “Sana bin teşekkür / Büyük ızdırap / Bana sevmeyi / Bana hakikati / Bana insanları öğrettin…”

Nâzım Hikmet’in, “Şarkılarımız / Ön safta en önde saldırmalıdır düşmana / Bizden önce boyanmalıdır şarkılarımızın yüzü kana…”
dizelerini hatırlatıp / haykırtan 1 Mayıs(ımız) kutlu olsun…

13 Nisan 2011 Çarşamba

Şafağa Yazılanlar

bir gitsem diyorum bir gitsem sevgilim
tespihini çeken yel kovanı nilüfer çiçeği

tenine yaslanırken gölgem sevgilim
sana saatler suluyorum

bir periyle konuşur gibi akıl veriyorum böceklere
bir melek düşüyor payıma /bilemedin iki

biri sağımda. . biri solumda. .
biri makbul. . biri durgun. .

sevgilim ellerinden tut bağırmaların
ezilenlerin sesini

beş vakit yaslanıyorum doğaya
her mevsim fotoğrafına bakıyorum /komutan che guevara’ya
sesleniyor sessizlikleriyle her sabah

her sabah senin için diziliyorum yol boylarına
her sabah saçılıyorum yağmurlara
her sabah insan doğuruyor dünya

patika ve yol
çocuk ve halk
huzur ve barış
mücadele ve zafer

yağsın başına

Hüznüne Birikirim

gözlerine dokunmak ister rüzgâr
yağmacılar yığınak yapmış şehrine
hüznüne birikirim

kaç yıldır gökkuşaklarını biriktirir beyaz
kaç yıldır gökkuşaklarını biriktirir siyah

sırrı çözülmeyen sessizliklerin tekkesi
ayetler şiir okur uzaklardan
hüznüne birikirim

Çözülüş

muhbiri çoğalmış yeşilimsi bir kaldırım
gazete mizanpajları üzerinde değiştirir piçler adını
telefonlar ediliyor sonbaharın döngecinde

/sarsıntı akşamın eteği

köstebekler gibi kazıyorlar
sarı-siyah sokakların üzerini

/ağlıyor

sekiz yüzyıllık adam
sulara değen uçurumlar kazınırken
duvarları kurşunlanmış eski resimler solgun

sağ eli göğsünde
sol eli yukarıda

aşk mı? .
/ertelendi hüzünlerin avlusunda

kolay olmayacak tırmandıkları
dağları anlatmak

koparırken sessizliği çığlığı
çıldırdı silahlar

/ve kadınlar

mikrofonlar, polis sirenleri, gazetecilerin flaşları
............................................
ve çocuklar son protestocuları ülkenin
birlikte yürürler şehirlerin kaldırımlarında çığlıklarla

Siyah Beyaz Yüzler ve Kent Pencereleri

I
tarih bekçisi iz bırakırken sokaklarda
siyah beyaz çocukların yüzleri
dar sokakları arşınlar ardı sıra

gitti yalnızlıklar isteksizce
kalabalığa karışmış her başlangıç
benzemiyor yağmurlu akşamlara

II
suskunun akşamlarında
imgeler dokunuyor hüzne

sohbetler bitti

kuzey doğuya
batı güneye yanaşınca

III
borçluyum yaprakların gözeneklerine
sokağı kendine yabancı kentler
kapatır pencerelerini kentlere

Politik Sözcükler

sokaklardan geliyorsun hızlı adımlarla

taş, sapan, sopa.. çocuk. .
kelimeler kesiyor önünü
iki aç gözlü düşman bakmakta sana

biri haksız yere savaş… biri amerika…

katlederken ana yurdunu
oyuncağını alıp koşuyorsun
yer çekimi okşuyor oyuncağını

eski bir cumhuriyetten kalma eski bir cesaretle
yıldız işlemeli bir bayrağa iliştirirken sen hikâyelerini

hayal gücün ve sevecen düşüncelerinle
öcünü almaya koşuyorsun faşist çoğunluğun

Suskun

yüzü döndüğünde kalbime sonbaharın
müsahibliğin deminde / döndüm bende geceye

barınaksız dileklerim / şüphesiz kudretin

ve henüz parlıyorken ruhum alnımda
hiç yüz çevirmedim kolektif paylaşımına
kalbime itimat ediyor gökyüzü
aklım değmiyor şu suskunluğa

Fabrika Bacalarından İzlenimler

dışarısı kriz bir yel dağarcığı
sabahın serin saatlerinde
çaresiz bir başkaldırı öyküsü

bir sürü sızıyor içeriden içinde de birkaç işçi yürüyor
çaresiz bir hikâyenin süzgecinden geçiyor bütün işçi baretleri

istese birkaç devrim sıçrayacak küçük şeyler üzerinden
kıyılarda ayaklanırken dalgalar

çığlığımı bırakıp ardından gidiyorum
sağanak bastıran yağmurun fabrika bacaları arasından

Sarnıç Yalnızlığı

bırakıyorum kendimi bile bile geriye
ezbere adımların arasında simsiyah bir karanlık
yeni topluyorum dağıtılmış yıldızları

gölgeleri dinle ey zaman
dil dile minik minik martılar sevişiyordur şimdi*
eylül diyorlardı. . eylül
her eylülde böyle mi hüzünlenir insan
sarnıç yalnızlığı akşamında
eylüle mi dokunur şu menekşeler

menekşe kokuyor eylülde martılar

________________________
* Perihan Yakar, Dağıtma Saçlarını Denizin

12 Nisan 2011 Salı

Oniki Satır

serin bir akşamın ortasında düşer çığ
bir öpücük ve şafak sonrası bilinen mutluluğun narası
bir ebrulinin titrek çalgısı
ve susar kalır arılar

sokak çalgıcılarının mutlu sesinde
ve hüzün kokan duvar afişlerinin önünde
sokaklarda ağlar

deniz ürperiyor
bazen hüzünlü
bazen hırçın

sesinle uyanıyorum inatla
teşekkürler beni uyandır’an(lık) sesine.

Dilek Ağaçlarına Yazılanlar

"Savaş istiyoruz!"
En önce vuruldu bunu yazan.
uzak şehirlerden üşüştü kuşlar
hüznü yalnız bir gökyüzüne

ah diyor içimin saati
giderken bir yalnızlığa
duyar mı beni şimdi sessizlikler

duvara yaslansa bomba sesleri
sararmış resimlerine bakarken
uzağa sürülse çığırtkanları savaşların

soyunuyordu başıboş bir yıldız gökyüzünde
bir gülüşle süslemeye çalışıyor yüzümü

ve öpmeye çalışıyor
ganimeti sevgi olan bir düş sıcaklığında
dilek ağaçlarına bağlasalar kırmızı urgan iplerini
“savaşlar bitsin, s-a-v-a-ş-l-a-r  b-i-t-s-i-n!”

ve güvercinler geri döndüğünde bitsin şiir.

Noktalamalar(…)

“Yaşamak: ümitli bir iştir, sevgilim,
yaşamak: seni sevmek gibi ciddi bir iştir..”

(Nazım Hikmet)

göğsümde ve beynimden geçmiş zorbalar
yürüdüğüm sokakların haddi hesabı yok
ayak sesimde süngü izleri ve sessizlikler

alanlara koşan partizanların yasaklı kültürleri arasında diyorum
“bağrına bas, bağrına bas beni ey vatan”
her eylemin başlangıç noktası değil midir duruşlar
en haksız kıyımlar arasında başlatıyorum eylemimi

ilk şiirlerim, ilk sevinçlerim
ilk koşuşum, yaralı omuzum

çığlık çığlığa geçiyorum önünden kolluk kuvvetlerinin
düşündüğüm bütün ayaklanmalar acemi
belki büyürüm seninle bir düş bitiminde

köyünde sessiz şehirde anaerkil bir şairin dizelerinde

Bir Çocuk Taşıyor Cebinde Evrenin Bildirilerini

öyle uzağım ki suskunluğuma
her iktidarın öylesine değiştirdiği sokak adları gibi
her gün değişken, zincire vurulmuşlar gibi
başka adlar, başka gölgeler taşıyormuşum gibi durağan

ah diyorum. .
ah bir gitsem kendimden
kaybolsam denizinde
rüzgâra yaslansam tıpkı bir ağaca yaslanır gibi

sınırsız çağrışımlar bir bir mırıldanıyor içinden şarkılarını
adını hecelemeye çalıştığı ideolojik mırıltıların bildirilerini taşıyan çocuklar

muhbir vatandaş, burjuva okur, asalak yetkili
(biri inleme, biri çığlık, biri çemkiren)
çıkarlar mı sokaklardan, çekip giderler mi
sökülürler mi her seçim öncesi sökülen yollar gibi?

unuttum herkesten bi’şeyler kalmamışmıydı bu sokaklardan
neredeydi diyalektik sandığımız yalnızlıklar

döner mi geriye gidenler, karşılıksız severler mi birbirilerini
değişen her iktidar döneminde sökülen
sokak lambalarının altında oturup konuşacak mı gölgeler
gündelik hayatın sosyolojisizi gibi

eşitlikçi bir proleterin kolları değil miydi
çekici ve örsü yan yana koyan
ve toprakta derin izler açan

çocuklar sesleniyor uzaklardan işçiler yerine
tüm evren ve kardeşler uzatın ellerinizi

Pencerelerden Konuşanlar ve Geçmiş Günler İçin Resimler

“Tanrı olmasaydı bile
Ben Tanrı’yı yine bulur inanır ve severdim. .” (…)

içmeyi düşündüğüm birçok akşamda içmişim yalnız
sokaklarında dolaşmışım haşhaşın
duvar diplerinde anlatmışım dertlerimi dostlara
soluksuz kavgalardan çıkmışım
mezar diplerindeki ateşlerle

dövülmüşüm sövülmüşüm
ama dayak atmayı da öğretmiş
şu ömrüm karşıtıma
buna da şükür ey ömrüm

dayak yerken polisinden şu ülkende
yükseklerden seyretmiş şu kavgalar bizleri
adım söylenmiş sokakta
bir yanım rezil bir yanım halen rezil
buna da şükür ediyor ömrüm
zaten ömrüm her şeye zahir şükür
zahir olduğu içinde algılayabilen

bir yandan beynime beynime vuran sistem
beynime geçirmiş deli gömleğini
daha dünde vardım sen neredeydin

şükür ki seni çok sevdim Tanrı’m
şükür ki beş vakit dışında da sarılıyorum sana
yoksaysan da şu garip ömrü

Sokak Yansımaları

sönmüş bir ülkenin sokakları üzerinde yürüyorum
geçmişine bakar gibi yürüyor
ganimeti kendinden yoksun sokak parkeleri

rahminden öperek uzaklaştığım sevgili
kırılgan bir şehir bıraktılar bize
gönlü, yüzü hüzünlü

çelişkileri serçelerin kırık
sen olmasan yürümek
sen olmasan korkmak
sen olmasan düş ne sevgili
.
sen olmasan
kutsanır mıydı şu serçe gözlerimde

bütün kırılganlıklarını bırakan
sarnıç dibinde ki şu çocuk gibi

unut bir güz akşamında esir edilmişliğini
sokağa yansı ey sevgili

Duvarların Gölgesi

ruhuma çarpan gün
çanlarının çalışı, uğultulu bir gökyüzü akşamındayım

üstüne üşüştüğümüz ışık, teninin beyazlığı mahşer
sevmelerin kıyılarında dolanıyor çocuk sesleri kanlı
sesinin soğuk akşamında başın önünde yıkılır duvarların

Sessizliğin Sesi

hiç bu kadar sessiz kalmadım kendimle
hiç bu kadar boğulmamıştım

içimde ki bırakılmışlık
kendi döngecinde eviriyor zamanı

her şey sürükleyip götürüyor çocukları
emzirirken gece dünyayı

dizilir geceler soğuk, soğuk
kuşların mırıltıları bırakır kendini tenhaya
gölgem illegal gezinir pencerelerin camında
kaldırımlarda sessizce
çocuklar iliştirilir cam kenarına

Aşk Üzerine Soneler

bir sessizlik gibi iniyor gün
ve kuşlar uçuyor ver elini

dua ediyor yağmur damlaları
artık belki de bundan dinlemiyorum kendimi
yeşil gözlü sevi. .

yüzünün ışığıyla akınca ırmaklar

durulup sana abanıyorum
aydınlık bir sabahta sana düşüyorum
ela bir şarkıda söyleniyor gözlerin

ve ben sana bir kez daha gölgemi bırakıyorum

10 Nisan 2011 Pazar

Yüzün ve Sen

yüzünü ve seni
yüz bin kez sevdim

olmadık çocukların yüzü kadar
geçmiş iki binlerin istanbul’u kadar düşünmüştüm ki seni,

yerin yüzümde yüzlerce hücum
çiğ biliyorum şimdilik ki emek değil

bir mızrak ucundayken sözlerim
soylu ve asil güneş ne yapsın şu ömrü

müthiş bir iman ağrısı çekerken “sol” ömrüm
taze günlüklerin eşiğindeyimiş gönlüm

biliyorum “her şey” ömrüm değil!
“her şey de” ben değil
derinliklerde yüzerken gençliğim

ölüm sıkıştırıyor çocuk yalnızlığımı
bir sandalye altında
kendimi dinliyorum(...)

bak sancılı yine kendim
kendimi dinelemiyor bu şiirde ömrüm
ve. . ben sana “koşuyorum”

Su Damlaları

kız çocuklarının çığlıkları gezinir
savruk düşlü bir ülkenin sokaklarında
ruhu delik deşik ve umursamaz bir tümce
çocukların gözleri siler bir ülkenin gözyaşlarını

çıldırtan bir çizginin üzerinde kanat çırparken güvercinler
çocuklar adına selamlamayı unuttuğumuz güneş karşıladı
yüzyıllık pencerelerinden güvercinlerin çığlıklarını

onlarda düştüler kıpkırmızı

dün gibi bir çocuk dokuyor bugün elleriyle
tezgâhı güvercinlerin yerine

bir çocuk nehre koşuyordu bin çocuk kırmızı
belki buyüzden biraz daha dumanlı ve etrafımız daha derindir

… ve de düşüncelidir

belki de sığınma vakti şimdi bir limana
biraz siyah biraz kırmızı biraz abdal

doymazlığı akşamındaydı dokumacı çocuklar gözleriyle
dünyanın en güzel yanı, ince düşünceli ve güzel
“yüzünü ve ellerini biriktirir” gecede

gittiği düş / gittiğin yer su damlaları

Tî (Sen)

şükürler olsun ki
yalın yalın sen kaldın bana 
bu yüzden eğiyorum başımı önüme

8 Nisan 2011 Cuma

Şüphesinde Gecenin

yürüdüğüm yollara kahret
kahret düşündüklerimi, geçmişimi

sokaklarda gezinirken kitaplar örtüştür koynuna
iyi / güzel / şirin / maceralı / politik kitaplar

gezin sokaklarının en cafcaflı sokak lambalarının altında
meylenen sokakların yetimliğini sağlat
şüphesinde bir gecenin sen

… ve sen kendine düş
gözünü çıkar, saadetli siyah gecenin

uzak dur. . ah dişlerinin arasında ki tohum