21 Haziran 2011 Salı

Çarpışma


güzel şeyler düşlüyordum
şehvetle okşuyordum sevgilimin saçlarını
bütün yalnızlıklarıma methiyeler diziyordum

sevgilim taze bir nilüfer çiçeği kokusu burnumda
garip bir çocuğun delirme saatleri

o sıra vuruluyor
kurşunlar vuruyor saatleri
zamanların parçalanma anı

göğsümde geceleri ansızın kendini seven bir sanrı
canım yanıyor, traji komik bir tarihin sarmacında

sevgilim. ./

organları parçalanmış bütün tarihler ağlıyor
ağlıyor kirli gözyaşları arasında
hepsi içine kapalı
ellerimiz çırılçıplak

düzensiz patlamalar yaşanıyor kalbimde
sevgilimin alnını dehşetle öpüyorum
kavgaya karışan ellerimi çığlık çığlığa okşuyorsun sende

garip bir ihtiyar kadına öykünüyorum
ellerim okşanırken
ellerimiz çarpışıyor

deliler gibi sevme saatlerindeyim
sulara karışıyor bütünlerim

pırıl – pırıl bir rüzgar
pırıl – pırıl incinen ılık bir zamanın
içine kapalı egemen sanrılar

yaralı omzuma değiyor düzensiz sevmelerin

sevgilim. ./
kirpikleri ilk şiirlerimin
düzensiz patlıyorum
düzenekleri yok şiirlerin

son ayaktakımı süvarileriyiz seninle biz. ./
cumhuriyetimin kadını ayağa kalk!

bir delinin çığlık sanrılarını el yazısıyla taşlıyorlar
onlar taşlarken bizleri

sevgilimin saçlarını
tekrardan okşamayı düşünüyorum bende

dehşetli çığlıklarıma konuveriyor sevgilimin çığlıkları
sesi sevgilimin taştan taşa vuruyor çığlıklarını ülkenin!

Turuncu Düş

düşle gecesinde hayra yorulan aşkları
bir bildiği var elbet kutsal tınısında bir sessizliğin
gül kuyusundan uçarken turuncu kuş hayalde eder, düşte görür

kavuniçi bir kız eli, saçları kızıl, düşleri yeşil

ıslık çalar bir kış boyu
bir kış boyu yağmur seslenir ona
o yağmura

yüreği sıcacık hepsi bir turuncu düş.

Uyuklayan Siyah

sen değildin görünen o bilekleri morartılmış resimlerde
eve doğru açılan uyuklayan siyahın içinden

şıpırdatmadan gökyüzünü
mumlu ışık evimize giren
küçük ermeni kız

ikindiydi biliyorum
saat sabit değil yaşın gibi
avuçların göreceli

yüzün ikindi
düzenli şarkılar söylüyorsun içinden

ah sardunya
ve menekşe kokuları gibi

elbette kızıllığı var saatin
rüzgâr kokacak elbette yağmur
tel örgüden sen göründüğünde
sabahları çarşıya çıkacak
sen gibi gencecik türk kızları
eteklerini kuşanıp haksız yere senin için
çarşıya çıkmıyor şimdi ekmeğini almak için

ki gördükleri tekmil sen
ve ıhlamur
komşu arsada ki
……………...sen(!)

sen gibi saklıyor
komşu arsadaki topu
mucizelere senin inandığın kadar inanıyor
düpedüz düşünüyor şuncağızları senin kadar

senin kadar didikliyorlar kiraz ağaçlarını
hepsi senin kadar korkunç ve güzel
gece siyahına sarılırken gencecik senin gibi türk kızları
………………………………….inanmıyor uyuklayan siyaha. .

Gerçeküstücülüğün Kökenleri Tarihin Bağımsızlığı


I.

trenle Sivas’tan geldiğimiz sabah,
yer Samsun
.
bir çorbacıda soğumuş tenimizi ısıtıyor loş antre çorba kokuları
zağar bir sessizlikle çıkıyoruz yola
ayaklarımızı kemiren şehirlerarası otobüs yolculukları

-yedi yüz elli kişiyiz cancağızım o sıra-

kolay değil Anadolu’da yürümek bir güz mayısında
karnın yarı açken sessiz tenha yol kıvrımlarında

dibimize kadar sokulmuyor o sıra Ehlisünnet ezan sesleri
bağımsızlığı için dövüşürken yedi yüz elli genç Amasya doruklarında

ve Kırıkkale faşistlerinin güzergâhında çalan gitar ve bağlama sesleri
sesimiz daha gür, yedi yüz elli genciz o sıra

en sakallıları benim belki de
bir kahve tuvaletinde sıcak ocak suyuyla traş olmadan önce
aldım bende uyarıyı devrimci traşı gerek sana diye
mülayim ol, temiz ol, mütevazı ol, radikal ‘ol’ma diye

çocuklar haber veriştiriyor yol boylarına
polis zaten hep faşist o sıra
bugünse dindar trafik şubelerinde
selamını alırken “Rahmetullah” diye cevaplamakta

savrulup ovalara iniyoruz çoban yıldızlı kızıl bayraklarımızla
üzerinde muazzam bir yıldız sap sarı rengi tıpkı şafak gibi

lakin uyku iniyor yol boyunca yedi yüz elli gencin ve benim üzerime
soğuk tutuyor çiğ bir soğuk, uykunuzu uyuyamazsınız diye
zoraki uyandırıyor bizi geceler

II.
kıçından uyduruyor manşetler
cumhuriyetçiler o zamanda pas paye
.
yol alıyorlar bizle
tüyleri bir kedi gibi
üşümüşler besbelli

bir tek kaya doruklaşmamış o sıra
bir batıl saçmalığına sığınıyoruz
mendiller uçuşuyor mola yerlerinde
benzin istasyonlarında halaya duruyorken biz

telefonların tel örgüleri direklerde
bugünküsü gibi değil telefonlar henüz dinlenmiyor o kadar çok
özlemi yok henüz o akşam martılarının

martılar yok!

III.
alları ve pullarıyla savruluyor ihanetler
ikibin iki yılı. . mayısın on dokuzu. .

IV.
bölük pörçükmüş meğerse o sıra devrim
betonlar üzerinde yürürken karanlıklar
…………………..ibreler onları gösteriyordu o akşam
…………………..…………………..………..yol boylarında

ters bir şarkı notası Ankara sokaklarında
küfür bürokratların ağızlarına yapışmış

V.
toplatıp dergilerimizi ellerimizden dağıtıyorlar cancağızım
yedi yüz elli genç işte o sıra varıyor bininci sayıya

Ankara sokaklarında yürüyoruz bin kişi
bin kişi bir cephe açmış kendisine
çıkıyor burjuva ideologlarının cephesindenn

güneş bombalarının altında yıldız kırmızısı
beyaz kahramanlar yanaşmış gizlice ve sinsice tenha yerlere
herifler sakatatçı fırlama ışık evlerinden
ağlıyorlar dinleri için
dinleri para!

ve yemin etmişler zenginler sofrasında

VI.
yedi yeminli ağzı salya
derisini yüzerken şavşatalı sarayında Nesimi’yi
kanlı arap çığlıklar içerisinde
biat ediyor efendisine

ve biz doğrulduk o akşam
sözünü tuttuk bağımsızlığımızın
yürüdük o akşam Samsun’dan Ankara’ya
yedi yüz elli genç cancağızım
...............................bini bulunca

Yirmiyedinci Yıl ve Ellerin

sen yeşil gözlü sevi! .
çilleri ile oynuyor çocukları dünyanın
sana sesleniyor elleriyle filozoflar
filozoflar çekiştiriyor yörüngeni

köşede küçük kız adımları
sokaklarda çillerine şerbet katan kız çocukları

ve yüreğini dağlıyor kim bilir benim gibi kaç çocuk

tut ellerimden…

bak kaç kez gelecek sana,
bütün dünyanın ezilmiş bebeklerinin elleri…
böyle gezineceğiz seninle işte kara parçalarını

inadına yanaşacak sayfalara yiğit çocuklar
bir kez daha bütün marifetinle sen
bir kez daha ‘geleceğim’ bütün bir şekilde sana
bütün bir şekilde, sana seslenecek ellerim yine. .

tut . e l l e r i m d e n. .
...............ellerim çocuk! .

'İtibar Nâzım'a değil devlete!'

Bu kadar baskıcı, dinci diktanın ve anti-demokratik bir iktidarın Nâzım Hikmet'e itibarını iade edebileceğine inanıyor musunuz?

Gözlerinde...

“Ne zaman duvarları anlasam
(duvar ki acıdır, yıllanmış)
yüzün çıkıp geliyor o uzak yolculuğundan”
(Gonca Özmen)

öğle sıcaklığında düşlüyordum seni
yalnız kendi sarnıcına konan kelebek gibi

patiska ve pusulalar gösterdiğinde ekmeğimizi
kartal kanatlı kuşların bilimsel yüzgeçlerinde

bak nasılda hüzünleniyor bizim için şu anka
kekik kokuları, cigara dumanları arasında dünya
kendini dinleyen umursamaz bir yorgun

ve yüzünün bulutlu olduğu o an
duvar kokuyor yeryüzü

ki, değse gözlerine gözüm
bir uçurum olur yüzüm
bağışlayabilir mi gözlerin

/ kirpiklerin yağmur

Başlıksız

birden akşam oluyor gözlerinde
soluduğumuz güz şafağı oysa

sarsıntı bir akşamın eşiğindeyiz
köpekler uluyor ulu orta

yüzünde eksik mevsimler

eşkali belirsiz bir gerillanın ayak adımları
oksijeni bol bir dağa hazırlan kalbim

ellerin yaratmanın imgesindeyken
yeni bir ülke bul

ki bu şiirde de geçti göllerin titremesi

çiçekler büyüt, çiçekler!
……………….yıkıntılarından!

Kolektif Birlik

I.
onca acıya düşmüş ellerin
onca soğuğa

kırlangıç duruşlu kaşların
zeytin yeşili ‘alev’i gözlerin
cam gibi duran beynin

benim sevgili karım

nazım hikmet imgeli şiirlerin hayranı
ayna kaşlı, güleç yüzlü karım

che posterli barikatları andıran bekârsı evimin konuğu
bak yeşillenmektedir gökyüzü ve eskidir diyor
artık cephe gerisinde ki düşman bütün imgelere
fırtınalı gürlüyor bize, sana, bizim çocuklara –sıradakilere–

gözlerin derindedir biliyorum
hüzünlüdür – düşüncelidir soğuk bir gecede
alın terini arayan yalnızlığın çalıyor şimdi kapıları birer birer

hava – toprak – su – ateş düzeyli karım
angaryalar uzatırken ömrünü kuşların
angarya günleri bitti

büyük bir umutsuzluğu çizerken
kanadı yok artık umutsuzluğun

yüreği yok

öldürüldüklerini söylemezler
yıkılan binalardan söz etmezler

portatif ve uyumludur haber spikerleri
………aynı ritimlerle
……………...aynı ses tonlarıyla
……………………...aynı bakışlarla söylerler yalanlarını

………………………aynı puntolardan çıkar gazeteleri
………………………aynı puntolardan söverler


II.
bütün odalarımız hava kokulu
bütün duvarlarımız umutlu
perdelerimiz rüzgârlı

o gazete ilanları
o ışıklı reklâmları
pis kokulu parfümlü caddeleri

küf yığını inançlarıyla geliyorlar

bizim bütün odalarımız hava kokulu
bütün duvarlarımız umutlu
perdelerimiz rüzgârlı

saat dört suları
avizelerinden akıyor korkunç değerli paraları

başını kaldır
demir kapılar da yanar

incinmiş çiçeğini kaldır yerden
bütün çiçekleri saklar gibi sakla geceyi

III.
yüzünde kederleri bitmiş kentlerin
baharı taşıyor ellerin

denizköpüklü - dağ omuzlu ışıklı karım
ve ince bir bardaktan içer gibi suyunu
su yürekli yağmur karım

ellerini kaldır zafere
zaferi şavkıyor elleri bizimkilerin

Yürüyüş

gece ilerliyor
niyetlerimiz övgüler üzerine kurulu

bir çözülüş demidir gidiyor mırıldandıklarımız
sevgilim saçlarını okşuyorum sevgilerin deminde

saatler saçlarına öykünüyor
ellerin yapraklara

bu kadar hızlı akıp geçer miydi bilmiyordum
kurgulanmış düşlerin

her an bir yel her an bir ihtilal üzerine kurgulanmış kendiliği
o kadar belirginim işte
işçiler arasında

asalak-yağma-nankör-yanaşma-ispiyoncu önlüklerin içinden
teretsüz odaklanıyorum sana ve imgelerine

yazmamıştır zaten tarih seni
alnından akıttığın teri can diye işlememiştir zaman
alnından geçiyor şimdi saatler

sevgilim korkma
kanatlarıma dokun
son gecesinde karların

Bekle(!)

korkulardan uzak sularda diyorum
belki büyürüm belki de uslanırım, kim bilir

belki de bir hasret düşer bütün nefretleriyle ellerime
köpüksüz mevsimlerde

kim bilir bütün alışkanlıklarından
bütün kılıflarından çıkarcasına
alınganlıklarını terk eder aşksız kızların
mavi çocukları

belki de sabit bir yüzeyin üstünde
binlerce kız hareketli ve sesli düşünür

kim bilir kendini vuran bir güvercinin
son serenadı şu çatı katı üstü kırmızı kiremitler

belki de sevdiğimin düşünceli gözleridir diyorum
ağlamak yok, kimseler uslanmaz demesin kızgınlığıma.

Sokak

son yağmur giyinişim bu
biliyorum senin de son kar toplayışın
büyük bir yağmur ağlıyor

öykünürken yalnızlığa
hayatımdan söz ediyor şiirler

cüppeli bir fanus
dönüp baksa şiir haykırır
ve kendi çocuklarını yer sokaklar

kelimelerin hızı çarpıyor yüzüme
bir tarifsiz sokak ömrüm. .